2018/12/22

2018 Biterken









Aralık, yılın belki de en çok beklenen ama yarattığı beklentinin yanı sıra en önemsenmeyen ayıdır. Kimisi yeni yıl için hayatında yapacağı değişiklikleri planlar, kimisi sadece yeni yıla girilecek parti için günlerce plan yapar. Bazıları da vardır ki geçip gitmekte olan yılın muhasebesini yaparlar.

Benim arkadaşlarımın büyük kısmı üçüncü gruba girmekte. Özellikle Ali ve Tolga, 2018 senesinin muhasebesini müzik üzerinden ele alıp benden de rica etmişlerdi. Yalnız ikisi de 2018 senesine ait 30 tane albüm yazmışlardı. Ben bitmekte olan yıl çıkmış olan albümlerden sadece dinlediklerimi sıralasam 30 sayısını kıl payı geçerim muhtemelen.

Onları kırmamak için yine de 2018 senesinin muhasebesini kendimce yapacağım. Bunu yaparken filmleri içeren bir listeyi uygun gördüm. Bunun çeşitli nedenleri var, en makul olanı bu sene neredeyse 2 günde 1 film ortalama ile film izledim.

Genel olarak kendi açımdan 2018 senesinin muhasebesine geçmek gerekirse...

Bu sene, kolları göğse bağlanacak gömleği giymeme ramak kala iş değiştirdim, pasaportum iki farklı yerde damga yedi, kardeşlerimin hepsi evlendi, çok istediğim bazı grupları ya da bazı grup elemanlarını ilk kez izleme fırsatına eriştim Kısacası ilginç bir yıldı benim için.

Gelelim, benim için yılın en iyi 30 filmine.

Bu listeyi hazırladığım sırada bazı filmleri izleyip değerlendirme fırsatı bulamadım. Listedeki filmlerin altında yazanların büyük kısmı, filmden çıkar çıkmaz aldığım notlar olacak. (Bugün eklediğim şeyler için * işaretini kullanacağım.) Afişin altında filmin ismini, izlediğim tarihi ve filmin gösterime girdiği ilk tarihi göreceksiniz.


Borç - 1 Aralık 2018 - 30 Kasım 2018

Filmin sonu öylesine hoşuma gitti ki sadece sonu ile ilgili yazdıklarım var aşağıda. Esasen film ile ilgili olmak ile birlikte filmin sonunun aklıma getirdikleri mevcut. Dilerseniz okumayabilirsiniz. (*)

Bazen bazı çocuklar, ebeveynlerinin istedikleri gibi olmazlar.
Bu o çocukların ailelerini sevmediği/saymadığı anlamına gelmez.
Olması istenen kademeye çocuklarının ulaşmasını talep eden anne-babalar da çocuklarını severler elbet...
İşin aslı iki taraf da kendi olmak istediğinin derdindedir. Kimi olamadığını çocuğu olsun ister, kimi ise oldurulmak istenene karşı çıkıp kendi olur.
Bu, sinemada da edebiyatta da işlenmiştir. Ülkemiz müziğinde en iyi işlendiği şekli ise kanaatimce Benim Hayatım'dır.
Oyuncu ve müzisyen Renan Bilek'in Leke albümümü açan şarkıdır Benim Hayatım.
Filmin sonu bu şarkıyı aklıma getirdi.
Müzikten bahsetmişken, 10 sene önce bir arkadaşımın vasıtasıyla tanıştığım ve sonrasında bir kereliğine mahsus sahnede görme fırsatı yakaladığım Ülkü Aybala Sunat ile filmde karşılaşmak güzeldi. (Mümkün oldukça filmle ilgili bilgi sahibi olmadam, fragman bile izlemeden filme gitmenin güzelliği, perdede Ülkü'yü görünce önce emin olamadım, sahne bitmeden emin ve mutlu oldum.)




The Miseducation of Cameron Post - 12 Kasım 2018 - 9 Kasım 2018

Bu yılın mayıs ayında izlediğim Lady Bird (2017) gibi bir "büyüme" hikayesi.
Üstelik o filme oranla daha çok insanın hikayesini yansıtmakta -yanılmıyorsam-.
"Kutsal Iceberg"den kurtulup, "ilk an"a dönerek, hayata devam etmeye çalışmak, oldukça güzeldi.
O dönemin en vurucu şarkılarından biri olan "What's Up?"ın kullanılması ayrıca güzel bir seçim olmuş.

 
Leto - 6 Aralık 2018 - 23 Kasım 2018

Filmin yönetmeninin durumu, filmin geçtiği zamanın ve ülkenin işlenişini unutmamak gerek elbette (*)
İtiraf edeyim Skeptik karakterinin alamet-i farikası ilk sahne hoşuma gitmemişti. Sonra alıştım alışmasına ama filmin bütününde dengeli olması sanki daha iyi olurmuş.
İlginç bir deneyimdi, bambaşka bir şekilde ele alınıp çok daha iyi bir film yapılabilirmiş, çok daha kötüsü de.
Anlattığı hikaye, rengi, ilerleme matematiği ile Dovlatov'a epey benzemekte.




You Were Never Really Here - 4 Mayıs 2018 - 25 Mayıs 2018

Babasının aile içinde yarattığı şiddetin ve sonrasında içinde bulunduğu (belki de bulunmak zorunda olduğu) şiddetin yarattığı travmalardan muhtemelen hayatta öğrendiği tek yol olan şiddet ile kaçmaya çalışan, kaçamayıp debelenen Joe ismindeki ana karakterin yaşamından birkaç günü gördüğümüz film.
Filmin sonundaki malum sahne ile bitseydi film, "You were never really here" diyebileceğimiz çok iyi bir bitiş olabilirdi. Olmaması istenmiş yönetmen Lynee Ramsay (veya filmin uyarlandığı kitabın yazarı Jonathan Ames) tarafından.



La nuit a dévoré le monde - 10 Ağustos 2018 - 28 Eylül 2018


Bu listedeki filmlerden, rüyalarıma giren 3 filmden biri. Çok korkutucu olmasa da teksinsiz bir rüya olduğu şüphesiz. (*)

Kısaca (ve kabaca) Daniel Defoe eseri Robinson Crusoe'yu andırıyor.
Üstelik Cuma kontenjanında Alfred isminde bir doktor var. Ana karakter ise Sam.
Sam, geçmiş ile en önemli bağı olan kasetlerini alabilmek için eski sevgilisinin verdiği partiye -muhtemelen- davet edilmeden gider, birine çarpar, kanı dökülür ve sabah uyandığında Gregor Samsa'nın aksine kendini değişmemiş/dönüşmemiş bulur.
112, 17 ya da 1616'yı aramaz, hemen Crusoe oluverir. Muhtemelen yalnız bir bireydir. Ama yardım istemez, haber alma amaçlı radyo dinlemeyi bile akıl etmez! Bir bilgisayar oyunu kahramanı oluverir adeta!



Isle of Dogs - 26 Haziran 2018 - 20 Nisan 2018

Hikaye demini alarak sonuna geldi, sonunda içtiğim şey demlenme çay mı sallama çay mı ikilemde kaldım. Yine de mutfağa gittim baktım. Demleme çaymış.
Tamam ama Anderson filmin sonu biraz daha yavaş ilerleseydi olmaz mıydı? Bir anda oldu bittiye geldi sanki!
Yine de çok keyifli filmmiş. Keşke, bilet aldığımda işten zamanında çıkıp yetişebilseydim...



Zimna wojna - 12 Aralık 2018 - 21 Aralık 2018
 Cuma günü bu yazı ile sıralamayı yaptıktan sonra bu filmi tekrar izleyip, film ile ilgili görüşlerimi burada paylaşmak istedim. Gecesinde rüyamda bu filmdeydim (Wiktor ile birlikte aynı kampta çalışıyoruz!) , gündüz de halsizlikten dışarı çıkmamayı düşündüm. Kısacası bugün tekrar izleyemedim. Sinematografisi zımba gibi bir aşk hikayesi. Arada kalmışlıkları, zorunlulukları ve kıskançlıkları barındıran güzel bir film. Gelelim filmden çıktıklar sonra yazdıklarıma. (*)

İşten çıkmış, güzel bir yemeğin ve iyi demlenmiş çayın ardından keyifle film izlemek için salona girmiştim.
Film başladığında 4 şeye birden odaklanmam imkansıza yakındı.
1- Perdede akıp giden film
2- Oturduğum koltuğa göre saat 1.30 konumunda beliren telefon (7. sıra 18. koltuk)
3- Oturduğum koltuğa göre saat 9.30 konumunda beliren telefon (7. sıra 11. koltuk)
4- Oturduğum koltuğa göre saat 10.30 konumundaki uzaktan beliren ve ışığı limitleri zorlayan telefon. (14.sıra 8. koltuk)
Yukarıdaki 3 madde en üstteki maddenin bütün zevkini aldı götürdü.
En utangaçları 2. maddedeki kişiydi, en utanmazları ise uzaktakiydi. Muhtemelen 5. sıradan biri dayanamayıp uzaktaki ile konuşmaya gitti. Söz konusu konuşmayı yapan beyfendiye buradan teşekkür ederim.
Ne film zevki kaldı bende ne de yorum yapmak için istek.
Not: Sıra ve koltuk numaraları yanlışlık arzedebilir, affola.
Son olarak, film esasen güzeldi (büyük ihtimalle). Gün gelir, tekrar izlerim. O zaman uzunca yazmak isterim film hakkında.

(*) Gerçekten dur diyelim telefonlara. Dernek mi kurmalı, yoksa salonlarla mı görüşmeli, insanlığı elden bırakıp bağırarak ikaz mı etmeli? Ne yapmalı bilmiyorum ama bu telefona bakma durumları gerçekten insanı çileden çıkartıyor.



How to Talk to Girls at Parties - 16 Mayıs 2018 - 18 Mayıs 2018

Filmi izlemeden önce 4 Mayıs günü filmin fragmanını sinemada izlemiştim. Fragman, film hakkında bazı fikirler edinmemizi sağlasa da filmin sürprizlerinden birini bile bozmuyor.
Oysa ki Türk sinemasında (hatta Dünya üzerinde çekilmiş olan bir çok film için) yapılan fragmanlar filmin sürprizlerini bozmak bir yana "ziplenmiş" filmi göstermenin matah bir şey olduğu düşüncesi ile yapılmakta.
Mesela çok sevdiğim Kelebekler filmi. Tolga Karaçelik üçüncü filmi için yukarıda bahsettiğim "ziplenmiş" film mantığını kullanmış. (Daha doğrusu açıklamalarından bildiğim kadarıyla o mantıkta bir fragmanı uygun görmüş. Çünkü fragmanı "işinin ehli" biri yapmış)
Fragmanlar hakkında biraz daha lakırdı etmek gerekirse... Günümüzde fragmanlar neredeyse Bruce Willis'in ölü olduğunu gösterir cinsten. (Kelebekler örneğinden gidecek olursak filmin en komik repliklerinden biri olan "kim bu kadın?" sorusunun fragmanda olması. Elbette Dr. Malcolm Crowe'un "Hakk'a yürümesi" kadar önemli ve vurucu bir sahne değildi bu. Lakin Altıncı His örneği de insanın aklında flaşların patlayabilmesi için verilmiş bir örnek.
Film beklediğimden fazlasını verdi. Biraz serin bir pazar ikindisi büyük keyifle izlenecek bir film.
Sonunun bu şekilde bitmesini kabul etsem bile göze sokulmasını kabul etmek istemiyorum.
Film 1977 senesinde 3 Punk arkadaşın bir eve kabul edilmeleriyle seyirciyi şaşırtmaya başlıyor.
Edgar Wright ve Simon Pegg'in yazdığı filmleri seviyorsanız bu film de mutlaka hoşunuza gidecektir. 1977 senesini görmek, Punk ortamlarda takılmak isterseniz ya da keyifli bir film izlemenin derdine düşmüşseniz bu filmi mutlaka izleyin.
Meraklısına not: Kelebekler fragmanını filmi izledikten bir gün sonra izledim.


Yaşar Kemal Efsanesi - 9 Mayıs 2018 - 27 Temmuz 2018
 Belgesellere karşı bir zaafım bulunduğu aşikar. Anlattığı kişinin hayat hikayesi ve verdiği öğütler olmasa bu listede bulunmayabilirdi. Bunun nedenlerinin başında eski kayıtların çok eski duruyor olması. Kayıtların restore edilebilmesi zaten başlı başına maliyetken, gösterime girmiş bir belgesel hakkında bu kadar olumsuz eleştiri yeterli olacak kanaatindeyim. (*)


Neredeyse tamamı arşiv görüntülerinden oluşan belgesel.
Keşke duvar yazısındaki Yüreklerimizde "Yaşar" Kemal görüntüsüyle bitseymiş.
  

Lady Bird - 27 Mayıs 2018 - 2 Mart 2018
 Bir tırtılın kozasını örmesi, zamanının gelmesini beklemesi ve kelebek olup uçması.




Güzel Adam Süreyya - 15 Şubat 2018 - 9 Şubat 2018

Futbolsever için, ikiye tam olarak bölünebilen yıllar öylesine önemlidir ki...
Televizyonların renklenmesi, kanalların çoğalması, canlı yayınlanan maçların/liglerin artması, internetin yaygınlaşması...
Yukarıdakilerin hepsi o ikiye tam olarak bölünebilen yıllardaki heyecanın rengini biraz soluklaştırsa da Dünya Kupası/Avrupa Futbol Şampiyonasının unutulmaz olmasına engel olamadı...
2004 Avrupa Futbol Şampiyonası...
Açıldığı gibi biten turnuva. Açılış maçında da Yunanistan 2-1 yendi, finalde de...
Final de dahil bütün maçlarında öylesine savundular ki oyun(suzluğ)u, insanın damağında topraktan yapılmış bir kültablası yalamış hissi bıraktı Şampiyon Yunanistan...
Oysa o turnuvada öyle güzel bir maç vardı ki...
Çölde vaha...
Hollanda - Çek Cumhuriyeti
Top bir o kalede, bir öbür kalede...
Üst sınıf topçuluk da var, heyecan da, başarı da...
Hani o çok kullanılan tabir ile Netice'nin değil de Hatice'nin oyununu oynadılar...
Oysa ki günümüz insanı her daim Netice endeksli.
Kısa yoldan zengin olmak, en şık telefonu kullanmak, yardım ederken bile ekranın %70'inin koca kafasının bulunduğu fotoğraf çekip bunu göstermek...
Hepsi "neticecilikten"...
Oysa bir de Hatice'yi sevip ona şiirler yazanlar var şu hayatta...
Az da olsa var...
İşte Hatice'ye sevdalanmış olanların izlemesi gereken bir film.
Leslie Ferdinand'ın tabiri ile Beşiktaş Futbol Takımının kalp ritmi Süreyya Soner'in, ya da bilinen tabirle Malzemeci Süreyya'nın belgeseli...
Gökçe Kaan Demirkıran'ın belgeselinde 8 ana madde var.
Yeşilçam
Arkadaş
Beşiktaş
Metin-Ali-Feyyaz
Romantik Zamanların Sonu
Hep Yedeksin
Değişmeyen Tek Şey
Güzel Adam
Güzel Adam Süreyya, güzel adam Süreyya'nın fazla bilinmeyen hikayesiyle başlıyor.
Yeşilçam yılları, matbaacılık, Bağ-Kur...
Arkadaş bölümünde hem arkadaşlığın önemini bir kez daha görüyoruz hem de ülkemizin "görüntülü" tarihinin en renkli siması İsmail Abi'nin aslen biraz Süreyya Soner olduğunu görüyoruz.
Beşiktaş yılları...
Gordon Milne'in Leslie Ferdinand ve Süreyya Soner dostluğunu anlatması...
Metin-Ali-Feyyaz'lı yıllar... Değişim, gelişim, küflenme...
Beşiktaş değil... Hayatlarımızın değişmesinin, gelişmesinin ve insanlığımızın küflenmesinin Süreyya Soner üstünden anlatılması.
Ses problemleri yaşayan filmde daha çok rakip ve daha çok anıya şahit olmak güzel olabilirdi.
Bir de anlatıcı olmasa da olurmuş. Kendisi de Beşiktaşlı olan Yılmaz Erdoğan'ı anlatıcılık yerine röportaj kısmında görsek yeterli olurmuş düşüncesindeyim. Zaten filmin anlatıcısı Süreyya Soner, ya da -tekrara düşerek- bilinen tabirle Malzemeci Süreyya...
Futbolu seviyorsanız mutlaka izleyin.



Borg McEnroe - 9 Kasım 2018 - 8 Haziran 2018

Vay canına...
Ele alınışının vasat olacağını düşünüp "bir aralar izlerim" dediğim filmler yığını arasına atmıştım.
Yanılmışım...
Gösterimdeyken izlemeliymişim...
Final maçının sekansı adeta Monet tablosu gibi... Söz konusu sekansı izlerken kâh hızlı hızlı nefes aldım kâh nefesimi tuttum.


The Breadwinner - 13 Ekim 2018 - 9 Mart 2018
 Bir yandan savaş filmi, bir taraftan bir aile filmi. Tarihe tanıklık etmemizi sağlayan, kâh üzen kâh sinirlendiren animasyon film...

The Bookshop - 15 Nisan 2018 - 8 Haziran 2018

Kitaplarla dolu bir rafın önünden güzel bir müzik eşliğinde sağdan sola kameranın geçiş hareketiyle başlayan film, kitap kokusunu hissettirerek başlıyor. Bu koku hissiyatı Florence Green'in filmin ortasında yeni gelmiş kitaplardan rastgele birini alıp aynı rastlantısallıkla bir sayfasını açmasıyla zirve yapmakta.
Green, 16 yıl önce -1943- eşini savaşta kaybetmiş bir kadındır. Eşi ile bir kitapçıda taşındıkları için bir kitapçı açmak istemektedir.
Hırs, çoğu zaman iyi olsa da; önünde yemeğin varken başkasının soğan ekmeğini elinden almaya kalkmak kötüdür. Kimi zaman Yaşar Usta çıkar böyle insanların karşılarına, kimi zaman Green. Bu hikayede "gözünü hırs bürümüş" karakterin adı Violet Gamat'tır.
Ne diyordu Yaşar Usta o meşhur tiradında "ben kazanacağım". Yaşar Usta gibiler bazen kazandığını görür, bazen de göremez.
Green görebilmiş midir bilinmez ama, Christine sağolsun, biz görebildik.





First Man - 24 Ekim 2019 - 19 Ekim 2019
Halen anlayabilmiş değilim... Ryan Gosling'in oyunculuğu iyi mi kötü mü? Bu arada kalmışlık, bu film için geçerli değil sadece, oyuncunun izlediğim her filminde aynı ikileme düşüyorum.
Film için düşünülmüş olan yönetmenlerden biri Clint Eastwood'muş. İyi ki öyle bir şey olmamış. Aksi halde; Armstrong ve Aldrin, Ay yüzeyine en az 3-4 tane daha bayrak dikmek zorunda kalacaklardı...
İçimden bir his "çok daha iyi bir film olabilirmiş" diye fısıldıyor, lakin bunu formüle çeviremiyor, eksik ya da fazla parçaları söyleyemiyor.
Filmi izlerken iki defa nefesimi tuttuğumu fark ettim.


Coco - 21 Ocak 2019 - 19 Ocak 2019
Pixar, aileye her zaman önem vermiştir.
Aile; kimi zaman kan bağınızın, kimi zaman ise sadece gönül bağınızın olduğu "canlıların" oluşturduğu topluluktur.
Her aile ferdi; gün gelir toprak olur, göğe yükselir, yel alır, el alır...
Ölür...
Geride ise hatıralar kalır.
İşte bu film de aileyi ve hatıraları anlatan bir film.
Bir sahne öylesine Oyuncak Hikayesi 3'ü hatırlattı ki... Zaten yönetmenleri aynıymış.
Eğlenceli 100 dakikaydı.

Museo - 19 Aralık 2018 - 26 Ekim 2018
Tarihi eserler kimindir?
O eserlerin bulunduğu kazı çalışmasını finanse edenlerin mi?
Tarihi eserleri yapanların torunlarının (bir başka şekli ile "kiracılarının") mıdır tarihi eserler?
Yoksa -bir şekilde- para ile sahiplerinden alınıp, topraklarından uzaklarda sergileyen müzelerin midir tarihi eserler?
Belki de karanlık yollardan elde ettikleri sergilemeyip kendilerine saklayan koleksiyoncularındır tarihi eserler.
Filmin ilk yarısında gerilimli bir soyguna karışan ana karakter, soygun haberini televizyon karşısında alan ailesinin tepkisi karşısında dona kalması ona da seyirciye de gerilimi arttırıyor.
Devamında temposunu yitirse ve seyircinin zaman zaman kopmasına engel olamasa da zımba gibi bir soygun hikayesini, iyi bir aile dramını ve güzel bir dostluğu bizlere aktarıyor. Bunu yaparken de kolonicilik karşıtlığını gözümüze sokmadan işliyor.

Yol Kenarı - 30 Mayıs 2018 - 25 Mayıs 2018
 Filmi izledikten sonraki bir kaç gece boyunca zaman zaman Yol Kenarı filminin çekildiği yerlerde (ya da çekilebileceği yerlerde) gezip, rahatsız edici rüyalar gördüm. (*)

Sanat Yönetmenliğinin Natali Yeres, Görüntü Yönetmenliğinin Andreas Sinano tarafından üstlenildiği, Yönetmen ve Senarist koltuğunda Tayfun Pirselimoğlu'nu gördüğümüz, afişi kadar karanlık, bir başka ifade ile afişi kadar aydınlık, güzel film.
Film ile alakalı sahnelerden sürpriz kaçırmadan örnekler verebilmek için filmi uzun uzun anlatmak gerekir. Böyle olunca da film anlamını yitirebilir.
Ateşli bir hastalık geçirirken gördüğünüz rüyalar/kabuslar; size o hastalık döneminde yol arkadaşı olur, sizin için değerli hale gelir de bir başkasına anlattığınızda pek de anlam ifade etmez ya...
Bu filmin sizin için bir anlam ifade etmesi için bu filmi izlemelisiniz.
Devlet ile Millet arasında gördüğümüzün, televizyon ekranında sürekli belirmesi rüyalara konu olacak cinsten.
Film; filmin oyuncularından olan, 23 Ağustos 2016'da aramızdan ayrılan İsrafil Köse'nin hatırasına yazısıyla açılmakta.
Yazı demişken...
Filmin başında ve sonunda kullanılan yazı tipi çok zor okunuyordu.

Mudbound - 15 Mart 2018 - 2 Mart 2018
"Orada olmayı ben de özlüyorum. Orada kurtarıcıydım. İnsanlar ellerinde çiçekler, sokaklara dizilip bizi tebrik etmek için beklerlerdi. Burada ise sıradan, zenci bir ırgatım"
Aklımda kaldığı kadarıyla buraya taşıdığım sözlerin sahibi filmin ana karakterlerinden Ronsel Jackson.
Savaşın bittiği öğrenen ve sevinen insanlara pencereden bakan, bakarken üzülen Ronsel Jackson savaşı kaybeden taraftan değildir, o bu dünyaya gelmeden, kaybedenler camiasına zorunlu üye olmuştur, çoktan...
Çamur içinde, çamur gibi zihinlerle mücadele etmeye çalışan biridir Ronsel. Mücadeleciliği ailesinden gelmiş.
Babası Hap Jackson kendi dünyasında efendi olacağı güne kadar başkalarının dünyasında çalışan biri.
Ronsel'in annesi Florence Jackson ise direnmenin, diş sıkmanın isim olmuş hali adeta.
Savaştan sonra, seyirci ilk tokatı otobüste yer. Rosa Parks'ın "yer vermemesine" daha 10 yıl vardır. Savaşta kendini kahraman zanneden Ronsel eve geldiğinde "arka"ya oturur.

Pappy McAllan karakterini canlandıran Jonathan Bank hakkında da iki kelam etmeli. Rolü çok uzun olmasa da NBA tabiriyle "efficiency rating"i çok yüksek.
Filmin ortasında biri gelse ve filmin sonu söylese gıcık edici bir son olacağını düşünürdüm. İzleyince filmin sonu çok hoşuma gitti.

Climax - 3 Kasım 2018 - 2 Kasım 2018
Bütün geceyi koşturarak geçirmiş gibi hissetmemi başardı. Bazı anlar kabus, bazı anlar ise "survival mode"da oynanan bilgisayar oyunu gibiydi.
Filmin fragmanına gelecek olursak...
Fragmanın, "ziplenmiş film" olmaması çok hoşuma gitti.

Kelebekler - 30 Mart 2018 & 2 Eylül 2018 - 30 Mart 2018
Üzücü bir şekilde dağılan bir ailenin 3 çocuğunun birbirlerini, geçmişlerini bulmalarını kâh güldürerek kâh üzerek anlatan; yönetmen ve senarist koltuklarında Tolga Karaçelik'in oturduğu; fantastik diyemeyeceğimiz kadar gerçekçi, gerçekçi diyemeyeceğimiz kadar fantastik bir film olmuş.
Salonların dolup taştığı komedi filmlerinden daha çok güldüren, ağlatmak için çaba sarf eden AVM Sineması filmlerinden çok daha yürek burkan bir film.
Her kardeşin kendisi için seçtiği üç şarkıyı da dinletiyor/izletiyor film bize. Özellikle ilk şarkıyı söyleyen topluluğun karıştırılmasının filmde olması ayrı bir güzellik olmuş.
Filmin bir kısmı yolda geçiyor, yol filmi sevenler için ayrı bir lezzet bırakıyor dimağlarda. Yol bittikten sonra ilginç bir Muhtar ve ondan daha da ilginç bir İmam karşılıyor, filmin sonunda ise Kör Çoban uğurluyor bizleri.
Masal hakkındaki gerçeğin paylaşılması ve söz konusu gerçeği duyması gereken kişinin o gerçeği duyuyor olması su serpiyor yüreklere.
&
"Eski bir arkadaşı tekrar görmek" gibiydi...
Üstelik salon epey kalabalıktı ve ilk defa izleyenler tahminimce çoğunluktaydı...
Mart ayından beri oynuyor, mutlu etti doğrusu salonun kalabalık olması ve ilk kez izleyenlerin olması...
Bu sefer filmi, üç kardeşin hikayesine yoğunlaşmak yerine bir kardeşe yoğunlaşarak izledim. Ortanca kardeş, Kenan.
Kenan'ın aslında ailesine/ailesizliğine duyduğu nefret onları -özellikle de babasını- sevmesinden ve kopmalarından, yitip giden bir ömür olmasından kaynaklandığını düşünmeye başladım.


Dovlatov - 15 Ağustos 2018 - 10 Ağustos 2018

"Yaşlanıp birbirimize doktor tavsiye edeceğiz" diyen bir arkadaşınız oldu mu? Dovlatov'un olmuş...
Anma sahnesinde Sergey Dovlatov'u gördüğümde; aklıma yukarıya yazdığım cümle geldi ve hüzün çöktü üstüme bir anda...
Kasım ayının 6 gününe sığmış en az 6 insanın ömrünü anlatan güzel bir film.
 
Bohemian Rhapsody - 10 Kasım 2018 - 2 Kasım 2018
 Son yıllarda sosyal medyanın da kullanımının artmasıyla (daha doğrusu hayatlarımıza sosyal medya yön vermeye başladığından beri) her yıl insanları ikiye bölen en az bir film gösterime giriyor. Bir kısım insanlar, filmi "çöp" buluyor, bir kısmı ise seviyor. Bir önceki sene gösterime giren ve insanları bölen The Last Jedi ile bu sene aynı titrdeki Bohemian Rhapsody hakkında yazılanları, sosyal medyadaki atışmaları merak edip okudum. İki tarafın temel derdi karşı tarafa fikrini söylemek değil, karşı tarafın (beğendikleri ya da beğenmedikleri için) ne kadar zevksiz olduklarını, onların yüzüne vurmaktan başka bir çaba değil. Ben filmi izleyip, büyüsüne kapıldım doğrusu. (*)

Topluluğun adı Prince, kurulduğu yer Uganda olsaydı bile buna takılmayabilirdim. (Normalden ufacık şeye takılırım üstelik)
Keşke gösterime girdiği ilk gün izleseydim.
Anlamadığım şey şu...
Brian May hiç mi yaşlanmamış. :P
 
Phantom Thread - 3 Mart 2018 - 9 Mart 2018
Dışarıdan destekle güvenoyu almış bir azınlık koalisyonunun; hem kendisi hem de desteği veren ile zaman içerisindeki "ihtiras dolu çarpışmasını" sevmek üzerinden anlatmış Paul Thomas Anderson .
Bunu yaparken yanında , 20 Haziran 2017'de oyunculuğu bıraktığını açıklayan, Daniel Day-Lewis'i -Kan Dökülecek'ten sonra yine- almış.

Lesley Manville
ve Vicky Krieps de çok iyi oyunculuk sergileyerek yukarıdaki ikiliye eşlik etmişler.
Gözle göremeyeceğimiz en önemli performans ise Jonny Greenwood'a ait. Filmin müzikleri çok başarılı. Zaten aralarında 18 aydan fazla fark olmayan Greenwood ve Anderson daha öncede birlikte çalışmışlardı. Day-Lewis'i de hesaba katmak gerekirse Kan Dökülecek filminin ismini tekrarlamakta bir sakınca yok.
Meraklısına not: Krieps ile Day-Lewis setteki ilk gün tanışıyorlar. Krieps için çoğu zaman DD-L'den daha çok "Reynolds" olduğu için bazı röportajlarda da ağzından "Reynolds" çıkmış.
İlk başta bahsi geçen çatışmaların "kazananın" kim olduğunu anlamak için, karakterlerin ismini Portekizce sözlükte araştırmak lazım muhtemelen!

Aus dem Nichts - 2 Şubat 2018 - 2 Şubat 2018

Bu hafta ele alacağımız küresel sorun...
Bir bomba patlar, iki insan ölür, geride eşini ve çocuğunu kaybetmiş bir kadın kalır.
Ölen adam eski bir uyuşturucu satıcısıdır. Polis uyuşturucu mafyası üstüne yoğunlaşır. Oysa ki acılı anne bir başka noktayı düşünür.
Tüm ümidi bitip, bu dünyadan terk-i diyar eylemeye kanaat getirdiğinde telefon çalar. Arayan polistir. Kendisinin haklı olduğunu belirtir. Zanlılar Nazi sempatizanıdır.
Hikayenin bir ayağı Yunanistan'a taşınır. Yunanistan'da zanlıları koruyup kollayanlar -zanlılardan erkek olanının babasının tabiri ile- Adolf Hitler sempatizanıdır.
Ölen iki insan, kalan bir kadın hikayesi üstünden Nazisim'in ve hatta genel bir ifade tarzı ile Irkçılığın küresel bir sorun olduğunu nefes kesici bir şekilde anlatan güzel bir film.
Film 3 bölümden oluşuyor.
Aile, Adalet ve Deniz...
Diane Kruger uzun yıllar akılda kalacak bir performans sergilemiş açıkçası.
Mahkeme salonunda maktüllerin avukatı ve zanlıların avukatı arasındaki "tenis maçı"nı izlemek çok keyifliydi.
Fatih Akın, şu ana kadarki en iyi ve en iddialı filmini çekmiş.
6 Şubat 2018'e dair ekleme: Filmin ikinci bölümü olan Adalet'te bazı şeylerin "hadi, hadiiii, daha Yunanistan'a taşınacak hikaye" diye göz ardı edildiğini düşünmüştüm. Bu göz ardı edişler zaman geçtikçe gözüme iyice batmaya başladı. Avukat ya da savcı'nın aklına "Yunanistan'a nasıl gittiniz?" "Uçak biletinizi görebilir miyiz?" ya da "Karayolu ile Yunanistan'a giderken yakıtı kredi kartı ile mi aldınız?" benzeri soruları sormamaları ve (tekrar ediyorum) "hadi, hadiiii, daha Yunanistan'a taşınacak hikaye" şeklinde geçiştirilmesini anlayamadığımdan dolayı filme verdiğim notu yarım yıldız kırdım.

The Legend Of The Ugly King - 14 Nisan 2018 - 26 Ekim 2018

Yol'a giden yolu, o yolda geçen süre olan 60'lı yıllardan 80'li yıllara bir ülkenin, dünyanın, bir sanatçının, birçok insanın değişimini anlatan; ilmek ilmek dokunmuş bir halı gibi seyre bırakılmış özel bir yapım.
Sanıyorum en vurucu olay "anneanneme evlat acısı yaşatmak istemedik" sözünün geçtiği olay.
  
 
Three Billboards Outside Ebbing, Missouri - 3 Mart 2018 - 2 Şubat 2018
Film başladığında şu hisse kapıldım. "Bu filmin son sahnesi gibi olmuş." Filmin ilk sahnesi, bizi o sona hazırlayan ilk ve en önemli adımı gösteriyor. Filmin isminde de bahsi geçen o üç reklam panosu...
Filmin konusunu biliyordum izlemeye başlamadan önce. Daha doğrusu o reklam panolarının neden kullanıldığını...
Filmi izlerken aklıma hep Özgecan Aslan geldi... Tabii onun ismi simgeleştiği için o... Yoksa, ne yazık ki ona benzer öyle çok vaka var ki...
Filmdeki 3 esas karakterden ikisinin polis olmasından mıdır, yoksa kızının katilinin/tecavüzcüsünün kim olduğunu bilemeyen anne karakterine empati ile yaklaşmak daha kolay olabileceğinden midir bilinmez Woody Harrelson ve Sam Rockwell'in canlandırdığı karakterler öylesine gıcık etti ki...
Hem senarist hem de yönetmen Martin McDonagh yavaş yavaş o karakterlere de ısınmamızı, onlarla da empati kurmamızı sağlıyor.
Bazı "tam da filmlerde olacak rastlantılar" yaşansa da sonuçta bu da filmdi ve film akışında çok gözüme batmadı...
"Üçüncü reklam panosuna koşarken", filmin başından sonuna dek gördüğümüz soğukkanlılık abidesine yakışır bir şekilde "sade bir duygu patlaması" yaşayan anne Mildred'ı canlandıran Frances McDormand'ın sergilediği oyunculuk için sinema yazarları ayrıca paragraflar yazsınlar.
Meraklısına not: 2016'da Manchester by the sea'de aile bireyini kaybetmiş delikanlı rolünü oynamış olan Lucas Hedges'in 2017 yılında da kaderi pek değişmemiş gibi görünüyor...
Film bittiğinde, nedendir bilinmez biraz da olsa ferahlamıştım.
Bu sefer, "Dear Past, thanks for all the lessons" yazılı giysisiyle Çilem Doğan vardı aklımda...
Bir daha ne Özgecan Aslan ne Çilem Doğan ne de (McDonagh'ın kaleminden çıksa da) Angela vakalarının olmaması dileklerimle...


Ahlat Ağacı - 1 Haziran 2019 - 1 Haziran 2019
Ben çocukken elektrikler gittiğinde iki büyük zevkim vardı. Biri, hava çok soğuk değilse balkona çıkıp yıldızları izlemek. Ucu bucağı olmayan evrene dalıp gitmek...
Diğeri ise bir oyun... Bu oyunun bir federasyonu, bir ana statüsü olmasa da ismi "bir evde" idi...
Oynaması çok basittir. Bir evde olan insanların, toplumun en küçük yapı taşı olan aileye göre bireylerin işlevini söylersiniz ve karşınızdaki tahmin etmeye çalışır. "Bir evde bir anne, bir baba, bir kız" bu sorunun cevabı an itibariyle benim doğup büyüdüğüm evdir... Annem, babam ve ablam...
Bu oyunu ben çocukken en iyi annem oynardı. Bir evde anneanne'nin de olduğu evlerde soruyu "bir evde; iki anne, iki kız, bir baba" şeklinde sorardı.
Bilemezdik... Daha doğrusu zorlanırdık...
Bu film de iki babanın ve iki oğulun filmi aslında... Oğulların hikayesini anlatan, oğulların hikayesinin aslında birbirine benzer olduğunu gösteren güzel bir film. (*)
İmamlar ve Sinan'ın derinlere daldığı anlar da güzeldi (**), Sinan ve Süleyman'ın "satranç" oynaması da.
Filmde diyaloglar çok etkileyici. Sinan ve Ali Rıza arasında geçenler, Sinan'ın Başkan Adnan ve İlhami ile olan görüşmeleri, Piyangocu'nun geçim derdi güzeldi.
Asuman ve Sinan arasında geçen konuşmada ise "sanki bunlar hiç tanışmamış" izlenimine kapıldım, anne ile oğul arasındaki bu görüşme biraz "yumuşamış can erik" tadı verdi. (***)
Hatice ve Sinan görüşmesi; yukarıdaki(*) benzerliği, aynılıktan koparmış, iyi de olmuş.
"Koşu" sahnesindeki kesintiler gerilimi sıfırlamış, o sahneyi baştan sonra görebilsek muhtemelen biz de Sinan gibi ter içinde kalırdık.
Bir kesinti de İlhami'li sahneden... O sahnenin duygusu/büyüsü bir anda eriğe (***) dönüveriyor.
Sinan'ın kahvehanede İmamlar ile konuşmasında cep telefonu ile alakalı bir devamlılık sorunu olmuş sanıyorum ki.
Cep telefonu demişken...
Buraya notunu düşeyim ve filmi izlediğim salonda/seansta 5. sıra 19. koltuktaki insana sesleneyim:
Filmin bütün yazıları bitene kadar salonda kalacak, yazıları merakla okuyacak kadar iyi bir sinemaseversiniz. Lakin o kahrolası cep telefonuz ile sürekli "uğraşacak" kadar umursamazsınız! (Not almıyordu, kaldı ki film izlerken not almak için çok daha uygun bir teknoloji var. Kalem ve kağıt. Yakınlarınızdaki insanları en az rahatsız edeceğiniz teknoloji bu. Siz whatsapp, facebook messenger ve instagrama bakarken film akıp gidiyordu bayım.)
Kısacası... Buzdolabında kalmış yumuşak can eriği de vardı tabakta ama mevsimin en güzel meyveleri daha çoktu...


Green Book - 8 Aralık 2018 - 30 Kasım 2018
Filmi izledikten sonraki bir hafta mümkün oldukça -filmi izleyene kadar bilmediğim sanatçı- Don Shirley dinledim. TRT'nin TRT1, TRT2, TRT3 isimli kanalları olan yıllarda TRT2'de gösterilen ve güzelliği kulaktan kulağa yayılan ve TRT1'de de gösterilen bir film olabilirmiş izlenimi veriyor bende. (*)

Subcommandante Marcos, tarihe geçecek açıklamasında:
"Evet, Marcos bir eşcinsel. Marcos, San Francisco'da bir eşcinsel, Güney Afrika'da bir zenci, Avrupa'da bir Asyalı, San Ysidro'da bir Chicano, İspanya'da bir anarşist, İsrail'de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya kızılderilisi, Almanya'da bir yahudi, Polonya'da bir çingene, Quebec'te bir Mohawk, Bosna'da bir barış yanlısı, gece 10'da metrodaki yalnız bir kadın, topraksız bir köylü, gecekondu mahallesinde bir çete üyesi, bir işsiz, mutsuz bir öğrenci ve, tabii ki, dağlarda bir zapatista."
diyordu.
İşin aslı bu filmde bundan biraz daha fazlası var... Üstelik gözümüze sokulmuyor, geçiştirilmiyor da.
Yemek tariflerinde "aldığı kadar un" tabiri vardır. Aldığı kadar anlatıyor, ne eksik ne de fazla.
Takıldığım başlıca nokta, Lip'in evine gelen siyahilerin (yazının devamında zenci kelimesi kullanılacaktır) kullandığı bardakları çöpe atacak kadar ırkçı olmaması. O kadar ırkçı biri olsaydı:
1- Onu tanıyanlar, o insanların Lip'in evine girmesine engel olurlardı.
2- O kadar ırkçı olsaydı, zenci şarkıcıların şarkılarını asla ama asla dinlemezdi. Adam hem şarkılara hem de şarkıcıların yaşam hikayesine hakim.
Elbette "neydi/ne oldu" hikayesi olduğu için dikkatimizi çekmeleri gerekiyordu ama bu şekilde gözümüze sokmuşlar.
Bu demek değildir ki filmin başında gördüğümüz Lip ırkçı değil. Elbette öyle. Muhtemelen Cumhuriyetçi Parti (Bush, W.Bush, Trump gibi ABD Başkanlarının partisi) seçmeni. Ama yine de Cem Yılmaz'ın filmindeki replik misali "Uzaylı da olsa insan insandır." diyebilecek bir karakter.
Pamuk tarlasındaki zencilerin bakışı inanılmazdı.
Neler olmasaymış?
Bardak sahnesi.
"Kuzey'e geldiniz, buradaki polisler melektir" sahnesi.
Son bir ayda müzisyenlerin hayatı ile ilgili sinemada izlediğim üç filmden en iyisi buydu.
İsmini ilk kez duyduğum (ve bu satırları yazarken dinlediğim) piyanist Don Shirley ve Tony Lip'in hayatlarındaki 8 haftayı, 130 dakikaya dost canlısı bir şekilde sığdırmış güzel bir film.
Çağrıştırdığı duygular itibariyle; Forrest Gump ve Catch Me If You Can filmlerini sevenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film.


The Post - 17 Ocak 2018 - 12 Ocak 2018

Başkası yapınca yerden yere vuracağım, eş-dost sohbetlerinde burun kıvıracağım klişeleri öylesine güzel yediriyor ki Spielberg. 2018 senesinin başında ülkemizde gösterime giren The Post, benim adıma yılın en iyi filmi oldu. (*)

Şiirin türleri işlenirken "orta"da Lirik, Epik, Pastoral, Dramatik ve Didaktik türleri anlatırdı öğretmenler...
Epik şiir...
Harp meydanı düşünün... Kılıç kuşanmış adamlar kâh zırh delmeye kâh mızraktan kaçmaya çalışırlar.
Lirik şiir...
Duyguların kaleme hakim olduğu, uyakların bu hakimiyete ayak uydurduğu şiir...

Gelelim filme...
"Bastırtmam"ın gölgesi altında "basmayın" ile "basmalıyız" arasındaki savaşı, bir kahramanlık öyküsüne dönüştüren, bunu da olabilecek en lirik şekilde anlatan çok güzel bir film.
Yukarıda sürekli olarak savaşa atıf yapsam da, film gerçekten de bir savaş sahnesi ile başlıyor. Kazanılması çok güç olduğu düşünülse de girilen bir savaş...
Devamında...
Buyrun, siz izleyin devamını...

Keyfinizi kaçırmadan 3 sahneyi anlatmak isterim.
Telefon görüşmesi... Hem yönetmen, hem görüntü yönetmeni hem de oyuncular... İzleyince, anlatmadığım o sahne için benimle aynı görüşü paylaşacağınızı düşünüyorum.
Diğer iki sahne için şu tanımlamayı yapayım...
Bagdikian'ın gururu, Bradlee'nin gururu...
Dün orada olanlar, burada da olmuştu... Bugün orada da oluyor, burada da...
























2018/08/11

Güle güle Kaptan, Kaptanım!


O bir Uzaylıydı. Hangimiz değildik ki? Dünya'da yaşıyor olmak Uzaylı olmamak anlamına gelemezdi ki.


O, içindeki çocuğu asla öldürmemişti.




O, çocuklarını görebilmek için kadın kılığına giren bir babaydı.






O, sevdiği kadını tekrar görebilmek için bilinmez bir yola koyulmuş bir eşti.




O, hep bahsedilen Kurbağa Prens'ti.



O, (neden geldikleri tartışmaya açık olsa da!) evlerinden uzak askerlerin neşe kaynağıydı.



O, farklılıkların aslında bizleri biz yapan en temel unsur olduğunu göstermişti.




O, hastalıkları güler yüzle yenmeye çalışan bir doktordu.



O, öğrenme eyleminin müfredat programı dışında da yapılabileceğini göstermiş bir öğretmendi.







O, artık yok...

Robin McLaurin Williams, 21 Temmuz 1951'de başlayan yaşamını 11 Ağustos 2014'te sonlandırdı.

Ölü Ozanlar Derneği filminde işlenen Walt Whitman'ın şiirini Memet Fuat'ın çevirisi ile Kaptan'ı analım...

“Ey Kaptan! canım Kaptanım! korkulu yolculuğumuz sona erdi
Bütün tehlikeleri atlattı gemi, kavuştuk isteğimize kavuştuk,
Liman şuracıkta, bak, çan sesleri geliyor, sevinç içinde halkımız,
Gözler dümdüz ilerleyen teknemizde, teknemiz gururlu, korkusuz;

Ama ey yürek! yürek! yürek!
Ey kanayan kırmızı damlalar,
Orada, güvertede Kaptanım yatıyor,
Buz gibi olmuş, ölmüş.”

2017/12/17

Yazıcı

Rüyalarıma karşı bir takıntım var. Onları kaydetmek, tekrar izlemek, bazılarını birleştirmek, bazılarını başka insanlara izlettirmek. En önemlisi bazı ayrıntıları unutmamak.

Zaman zaman rüyalarımı twitter'dan paylaşıyorum. Bir köşede duruyor, hoşuma gidiyor. Bazıları o kadar şeyi nasıl yazdığımı, nasıl unutmadığımı soruyor. Uyanır uyanmaz yazmaya odaklanırsa insan unutmuyor, yazıyor...

Bugün gördüğüm biraz uzun duracak gibiydi, buraya yazayım istedim. Doğru düşünmüşüm. Gelelim rüyaya...

                    *******

Bir şekilde bir müzik grubu kurmuşuz. O da vokal yapacakmış.
İlk stüdyo çalışmasına o gelememiş, ikincisine ben gidememişim.
Üçüncü stüdyo çalışması öncesinde haber yollamış; öncesinde gelsin beni alsın konuşacaklarımız var.

Yahu ne konuşacağız, son konuşmamızdan bu yana 12 yıl, ondan önceki konuşmamızdan ise 17 sene geçmiş. 17 sene önce ilk kez karşılaşmış ve konuşmuşuz... O kadar.

Elbette görünürde o kadar. Görünmeyenler halının altındaki kabartılarda, içki masasından kalkınca içilen kahvelerde, köprünün altındaki çakıl taşlarında... Neyse, konumuz bu değil.

Saçma gelse de gidiyorum. 4 katlı eski binaya. Zile basmak istiyorum karar veremiyorum. Çünkü;
günümüzde muhasebecilerin tek tük kullandığı iğneli yazıcılardan alınmış çıktı kesilmiş zillerin karşısına yapıştırılmış. İsimler yazılı olmasına yazılı da kimseyi tanımıyorum. Üçer dörder okuyorum, kendi kendime fikrimce hayırsız olan kişinin adını soruyorum, soyunun adını soruyorum. Bulamıyorum...


En üste çıkar, sora sora gelirim diyorum. Yanlışlıkla 3. zile basıyorum, kapı açılıyor. Hayıflanıyorum. "4. kattan başlayacağım, üçe bastım." Kendimi de tanıyorum haliyle. Böyle bir araştırma için başlama noktası ya en üst kattır ya da en alt. Ortadan başlamak da neymiş.

Servis asansörü gibi bir şey beni 4. kata çıkartıyor. 1.60 uzunluğu, 0.80 genişliği olan daracık bir asansör... Zile basıyorum, 30'lu yaşlarında bir kadın açıyor kapıyı. Soruyorum onu, kapıyı açtığı anda tedirginliği yüzünden okunan o kadının onun adını duyduğunda ağlamaklı olması beni germek üzereyken buzlu camları olan odadan ilkine nazaran oldukça uzun ve muhtemelen 10 yaş daha büyük bir kadın çıkıyor. Giyene göre sağ tarafında ilkokulda 3 çizgiyi birleştirerek yaptığımız desenin bir benzeri olan pembe bir kazak giymiş, elindeki peçeteyle gözyaşlarını siliyor.

Yoksa! Neyse ki değilmiş. Bir alt kattaki komşu ölmüş. Demek ki bugün gelenleri-gidenleri çok. Dış kapıyı birileri illa ki açıyordur. Ölü evinde akıbeti belirsiz zil sesleri çok olur, hemen 2. kata geçebilirim diye düşünüyorum kendimce.

İkinci katın zilini çalıyorum o açıyor. Yürürken kapıyı açıp yürümeye devam ediyor demek daha doğru olabilir. Kapı yavaşça hareket edip onu görebildiğim anda bunu planlamış gibi uzakta sırtı dönük bir şekilde yürürken duruyor ve dönüp "geldin ha?" diyor tebessüm ederek. Kapının yavaş olsa da istikrarlı hareketi devam ediyor. Duvarda cenaze gibi gülmüş bir adam ile onun fotoğrafı var.

Hazırlığı bitmiş. Elinde bir çanta, hızlıca geliyor. "Hadi çıkalım" diyor. Şarkı başlıyor.


Şarkının başlamasıyla bunun bir geliş değil bir çay içiş olduğunu anlıyorum. Uyandığımda ise yine de mutluydum.

2017/07/13

İğde Kokusu

Sosyal medya nedir?
Çoğu zaman tanıdıklarla, arkadaşlarla ya da hiç tanımadık kimselerle paylaşımda bulunmamızı sağlayan bir mecradır.

Bazen de sadece kendimiz için kullandığımız bir mecradır.

Bugünü kişisel tarihime not düşmek için bunları kaleme alıyorum...

İğde ne kadar güzel kokar?


Kokusu; ferahlık verir, mutluluk verir, umut verir, direnç verir. Bunların haricinde bana bir de ayrılığın o buruk tadını verir. Bitmek üzere olan 9 voltluk pilin ağızda bıraktığı tada benzer bir tat bırakır bende iğde çiçeğinin kokusu.

Nedeni ise ilkokulun son gününe dayanır.

Hayatta arkadaşlarımdan ilk kez o gün ayrıldım. Karneler, takdir belgeleri dağıtılırken beş senelik o sınıf da dağıldı gitti.

Kimiyle eğitim hayatımın bir kısmında birlikte olma fırsatı edinsem de dağılmıştık sonuç olarak.

Ne zaman bir şeyler eskisi gibi olamayacak bir ayrılık yaşasam hep o günkü duyguya kapılırım.

O gün akşam yemeğinden sonra iğde ağaçlarının yoğun oldu yerlerde arabayla gezip biraz iğde çiçeği toplamıştık.

Doktora tezi ayrılık getirir mi?

Az önce bir arkadaşım doktora tezini tamamlayabilmek için işten ayrıldı. Eşyalarını koyduğu kutuyu taşımak istedim, izin vermedi. Ben de onunla otobüs durağına kadar gittim, bekledim ve yolcu ettim.

Elbette ki akşamları, hafta sonları görüşeceğiz. Elbette ki yine başka başka şehirlere gideceğiz. Bununla birlikte o buruk tadı bırakan şey mesai saati içerisinde artık onunla yemek yiyemeyecek olmak, kısa molalarda sinemadan, felsefeden, edebiyattan ve müzikten bahsedemeyecek olmak.

Güle güle arkadaşım.
O doktora tezini hemen yaz.
Buralar iğde çiçeği kokuyor...


Ayrılık Kokusu İğde Çiçeği

2017/06/29

Kazan - Müzik Listesi

 Kazan'ın bulunduğu iş merkezinin girişi
Yıllar önce Konya'da faaliyet göstermiş olan Kazan Cafe'nin, bir başka ifade ile Kazan Rock Cafe'de en çok çalınan şarkılar listesi yapmıştım geçtiğimiz yıl spotify'da. Bugün dinlerken bunu bu mecradan paylaşmak aklıma geldi.

Sıralama rastgele olup şarkılar ve mekan ile ilgili bilgi bulacaksınız.

Başlayalım.

1- Iced Earth - Melancholy (Holy Martyr)
Alive In Athens albümündeki hali. Muhtemelen bu konser albümü ülkemizde en çok bizim memlekette dinlenilmiştir.

2- Grave Digger - The Keeper of the Holy Grail
Her şey İsmail'in bir arkadaşı için bu albümü yanında getirmesi, şans eseri Süleyman'a vermesi, Süleyman'ın çok sevmesi ve burnumuzdan Grave Digger - Knights of the Cross albümü gelene kadar dinlememiz ile sonuçlanması...


3- Iron Maiden - The Angel and the Gambler
Maiden'ın o zamanki son albümü Virtual XI idi. Bu albümün bir özelliğide mekandaki tek Maiden CD'si olmasıydı. Çok dinledik. Neyse ki ben Kazan'da albüme maruz kalmadan aylar önce hatim etmiş ve çok sevmiştim.

4- Metallica - The House Jack Built
Kazan'da en çok çalınan 3 albümden biri olan Load'ın  güzel şarkılarındandı.

5- Megadeth - Crush 'Em
Dönem Risk dönemiydi ve günde bir kez mutlaka çalınırdı.

6- Metallica - The Thing That Should Not Be
O dönemden bu döneme görüşüm pek değişmese de bunun nedeni mekanda -belki de- en çok çalınan albüm olmasındandır. Gıcık S&M'in gıcık yorumlu TTTSNB'si...

7- Stratovarious - Destiny
90'ların son çeyreğine damga vurmuş olan grubun en nadide eserlerinden biri Kazan'da çalınacaktı elbette.

8- Hammerfall - The Metalage

Zekat keçisi inceliğindeki gitariste sahip grubun dönemin bomba şarkılarından birine Kazan'da eşlik ettik elbette.

9- Manowar - Whells Of Fire

Belki de Kings Of Metal albümünün CD'sinde bir bozukluk vardı. Hep bu şarkı çalınıyormuş gibi hatırımda kalmış.

10- Judas Priest - Painkiller

Sadece Kazan'da mı? Rock - metal çalan her yerde illa ki çalınacak şarkı.

11- Savatage - Sirens

Bu şarkının çalınmasının en önemli nedeni bu satırları yazan kişidir. Yanımda eksik etmediğim CD'yi günde bir kez -en azından 1-2 şarkı- çaldırırdım.

12- Iced Earth - Watching Over Me

Dönemin en sükse yapmış grubu muydu yoksa biz mi gaza gelmiştik?

13- Metallica - Whiskey In The Jar

Kazan'da en çok çalınan 3 albümden bir diğeri olan Garage Inc.'i sevmeme nedenim.

14- Slayer - I Hate You

Adını söylemekten halen büyük keyif aldığım Undisputed Attitude albümünün çıkış yapan şarkısı Kazan'da illa ki çalınacaktı.

15- Erkan Oğur - Fırat Ağıtı

Kazan'ın sahibi Süleyman'ın misafirleri geldiğinde çalınan albüm. Çok değil belki 3 kez ancak çalınmıştır.  Fakat misafir gelince zırt diye müzik kesilerek bunun girilmesine tepki koymak için 2 saniye içerisinde para toplayıp 300 metre ötedeki ocakbaşına çiğ köfte almaya gidip şarkı bitmeden geri dönmüşlüğüm var. Sonrada pişkin pişkin adamlara ikram etmek.... Gençlik işte, kanı kaynıyor adamın. Konya'da Mercyful Fate, Death, In Flames, Moonspell çalınabilen mekan bulmuşsun, filmini çok beğendiğin o film müzikleri albümünü de dinleyiver, ne var bunda...


Yukarıda bahsi geçen anılar üstünden 17-18 yıl geçti. Bir köşede bulunsun diye yazdım.

Yolu Kazan'dan geçen herkese selam olsun...

Meraklısına not:  https://open.spotify.com/user/dvorak_a/playlist/5QptCV2QSpkRojfhTpdp0u adresinden listeye ulaşabilirsiniz.

2016/06/19

Hayretler Treni

Birinin arkadaşının annesi vefat etmiş, Eskişehir'e gidiyor; 
öbürünün ise arkadaşının babası,
Ankara'ya gidiyor...

Aynı tren, aynı vagon
vagonda boşluklar.
Birisi ile öbürü yanyana.

Öbürü telefonda konuşurken
işitiyor birisi.
Karşılıklı taziyeler...

Hangi şansın
hangi faktörü
getirdi birisi ile öbürünü yanyana?
Şaşıp kalmak!
Hayretler Treni ismindeki bu hayat
şaşırttı bir kez daha.

19 Haziran 2016
İ-A YHT









Metin amcanın aziz hatırasına...

2016/03/13

Son İki Saniye

Spor demek bu topraklarda futbol demektir. Atletizm, bisiklet ve hatta voleybol'a gönül vermişseniz profesyonel sporcu da olsanız profesyonel duruş da sergileseniz cebinize profesyonel paralar girmez. Bunun tek istisnası belki de basketbol.

90'lı yılların başlamasıyla basketboldan ivmelenme oldu. Müessese takımları devreye girdi, basketbol tarihine adları yazılacak oyuncular gelmeye başladı -ki bu oyuncuların isimleri bizim kalbimize altın harflerle yazılmıştır- rekabet arttı, etrafta gerginlik yoktu.

Neden mi ? Çünkü müessese takımları çoktu, çünkü Spor Kulübü olarak anılan Futbol Takımlarımızın taraftarı etrafta değildi. Tribüne giden de basketbol dergisi-gazetesi alan da basketbol sevdalısıydı.

20 yıl önce bugün bambaşka bir noktaya geldik (En azından geldiğimizi sanıyorduk)

"Son 2 saniye , son 1 saniye , evet kupa bizim" , "... 77-70 maçı veriyoruz ama kupayı alıyoruz. Türkiye, Avrupa'da ilk kupasını alıyor bir takım olarak"

Bu sözler 13 Mart 1996 günü Stefanel Milano - Efes Pilsen Koraç Kupası Finali 2. maçını anlatan Murat Murathanoğlu'na ait.

Gelelim kadroda kimler vardı...
Petar Naumoski... Terini formasıyla silen oyun kurucudur. Ne söylense az.
Conrad McRae... McRae Hava Yolları. Sempatik insandı rahmetli.
Ufuk Sarıca... Şampiyon basketbolcu ünvanını, şampiyon "coach" olarak devam ettirmekte.
Mirsad Türkcan... NBA'de forma giyen ilk oyuncumuz.
Volkan Aydın... Savunma, üçlük...
Tamer Oyguç... Alan savunmasının bütün yükü onun omuzlarındaydı
Murat Evliyaoğlu... Başka takıma gitse süper star olabilirdi. O 6. adam olmayı tercih etti.
Hüseyin Beşok... Tamer Oyguç'u dinlendiren ve sonradan da onun yerini alan önemli pivot.
Bora Sancar, Mustafa Kemal Bitim, Alpay Öztaş, Erdal Bibo ... Oyuna gerek savunmayla gerekse hücum yönleriyle katkı veren oyuncular.

Peki ya ne oldu ?

Cevap ne yazık ki kocaman, uçsuz bucaksız bir hiç...

Hani başta demeye çalıştım ya futbola çok da benzemezdi diye.

Aslında benziyor...

"Bizim UEFA kupamız var tamam mı?"
"Bizim Dünya üçüncülüğümüz var tamam mı?"
"Bizim Avrupa üçüncülüğümüz var tamam mı?"

Yukarıdaki cümleyi sarf eden futbolsever ile basketbolsever arasında fark yok.

Çünkü bir basketbolsever de "Bizim , Türk Basketbolu olarak kulüpler bazında Koraç Kupamız ve Dünya-Avrupa Şampiyonalarında Gümüş Madalyamız var, tamam mı ?"

Neyse, eleştiri bir yere kadar...

Yukarıdaki kadroya ekleme yapmak gerekirse. Başantrenör Aydın Örs'ü , antrenörler Ergin Ataman ve Oktay Mahmudi'yi , Doğan Hakyemez'i Pano Natof'u unutmamalı...

20 yıl geçse de o an ki heyecanı ve sevinci asla unutamam...

Teşekkürler.



20 Sene Önce Bugün